‘HAYDARPAŞA YANIYOR’
93 YILDIR CEVAP BEKLEYEN SORU: SABOTAJ MI? KAZA MI?
Yazan: ERTAN ÜNAL
12.10.2010
Haydarpaşa, hemen hepimizin anılarında mutlaka bir yer tutar… Yeni bir yaşam kurmak, iş ve aş bulmak umuduyla Anadolu’dan kopup gelenlerin çoğu bu binanın merdivenlerinde İstanbul ile tanışır. İşte nice özlemlerin bitip, nice özlemlerin başladığı Haydarpaşa Garı, 6 Eylül 1917 günü cepheye gönderilmek üzere stoklanan cephanelerin ateş alması ve daha sonra çıkan yangınla büyük bir felaket yaşamış, iki tren dolusu insan hayatını kaybetmişti. Sonuçları itibariyle Filistin-Suriye’deki Türk ve Alman cephesinin çökmesine yol açan olayın arkasında kim ya da kimler vardı? Bu sorunun cevabı 93 yıldır verilmiyor.
BİRİNCİ Dünya Savaşı’nın tüm şiddeti ile sürdüğü günlerde ‘Asya’nın Kapısı‘ Haydarpaşa Garı, cephelerde düşmanla çarpışan Türk ordusu için bir ikmal merkezi haline dönüştürülmüştü. Çeşitli yerlerdeki depolardan mavnalarla getirilen cephane ve diğer gerekli malzemeler gar ve çevresine stoklanıyor, cepheye gidecek askerler kendileri için hazırlanan özel trenlere de buradan biniyorlardı. En ufak bir ateş, bir kıvılcım bile bu muhteşem garı havaya uçurabilirdi. Nitekim ajanlarından durumu öğrenen İngilizler, birkaç kez savaş uçaklarını Haydarpaşa üzerine göndermişlerse de Allahtan pilotların beceriksizliği garın büyük zarar görmesini önlemişti.
CAN PAZARI
İmparatorluğun başkenti İstanbul’da büyük korku ve heyecan yaratan yüzlerce kişinin ölümüne yol açan olay 6 Eylül 1917 günü meydana geldi. Saatler 16.30’u gösterirken kent, Haydarpaşa’dan duyulan büyük bir patlama ile sarsıldı. Patlama sırasında çevreye taş ve mermer parçaları yağarken, hemen ardından yangın başladı. İçerdekiler can havliyle kendilerini dışarı atmaya çalıştılar ama nafile… Patlamayla birlikte gar’a Suriye cephesindeki Dördüncü Ordu’ya asker, silah ve cephane götürmek üzere harekete hazır halde bekleyen bir trenle, yolcu ile dolu bir banliyö treni de alev almış, canhıraş çığlıklarla kendilerini dışarı atmaya çalışan yolcuların imdat çığlıkları sonuçsuz kalmıştı. Bu sırada duyulan ikinci bir patlama yangını büsbütün alevlendirdi. Garın kırık pencerelerinden dışarıya fışkırırcasına çıkan alevler, yılan dili gibi uzayıp kısalarak önüne gelen her şeyi yutuyordu.
Haydarpaşa kıyametini yaşıyordu. Peronlar alevlerin arasından kendilerini can havliyle kurtarmaya çalışan insanlarla dolmuştu. Kimileri ateş topuna dönen ve korkunç acılar içinde feryat ederek can veren bu insanların yanı sıra diğerleri bu kez üzerlerine yağmur gibi yağan taşlardan korunmaya çalışıyordu. Can havliyle kendilerini üst katlardan aşağı atanlardan kimileri betona çakılarak can vermiş, kimilerinin ise vücudunda kırılmadık kemik kalmamıştı.
DENİZDE PANİK
Olay sırasında denizde sefer halinde olan gemilerdeki yolcular arasında da büyük panik yaşanmıştı. Köprü-Kadıköy seferini yapan bir gemide bulunan Alman Doktor Wilheim Felhelm, yıllar sonra 18 Ekim 1931 tarihli ‘Berliner Morgen Post‘ Dergisine yazdığı bir makalede, içinde bulunduğu yolcu gemisinin batma tehlikesi geçirdiğini belirterek olayı şöyle anlatmıştı:
“6 Eylül 1917 günü öğleden sonra saat 3 ile 4 arasında (İnfilak 16.30’da meydana gelmişti) tanıdığım bir Türk subayı birlikte Galata Köprüsünden vapurla Asya sahilindeki Kadıköy’e geçiyor idim. Yanımdaki subay ile bir kelime konuşmaya vakit bulamadan müthiş bir infilak beni sarstı.
Gemimizde bir kargaşa oldu ve infilaklar birbirini izlerken dört tarafımıza suya öteberi düşmeye başladı. Herkes sahildeki cephanenin havaya uçtuğunu anlayarak kanepelerin altına saklanıyordu. Kaptan şaşırmış, kalmış, gemiyi infilakların olduğu yere doğru sevkediyordu. Bir Türk deniz subayı hemen kaptanı defederek kumandayı ele aldı ve vapuru tehlikeli bölgeden uzaklaştırdı. Demiryollarındaki vagonlar birbirini müteakip patladığı için infilaklar gece yarısına kadar devam etti. Savaştan birkaç sene sonra açılan güzel bir istasyon binası alevler içinde kaldı. Felaketin kaç kişinin hayatına mal olduğu anlaşılmadı.”
KADIKÖY’DE CAMI KIRILMADIK PENCERE KALMADI
İlk patlamayla birlikte Kadıköy’de özellikle sahil kesiminde tüm evlerin camları kırılırken, dışarıda olanlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Üzerlerine yağmur gibi irili ufaklı taşlar, mermer ve vagon parçaları yağıyordu. Kadıköy çarşısında alışveriş yaparken kendilerini bir anda felaketin içinde bulanlar birbirlerini adeta ezerek ilk gördükleri kapılardan içeri girmeye çalışıyor, bu arada yaralananlar, ayaklar altında kalıp ezilenler de oluyordu.
Şarapnel görevi yapan kaya ve taş parçaları yalnız Kadıköy’de değil, olay yerine uzakta olan Kuşdili çayırında da yaralanmalara yol açmıştı. Kuşdili Çayırı’nda havanın güzel oluşundan yararlanarak sevgilisiyle birlikte gezmekte olan Haydarpaşa’da görevli gümrük komisyoncusu Dimitri birden acı bir feryatla yere yığılıyor, yüzü gözü kan içinde kalarak bayılıyordu. Daha sonra hastanede yapılan kontrol ve tedavi sırasında bir mermi parçasının yanağını parçalayarak dilini kopardığı ortaya çıkacaktı. Dimitri artık hiç konuşamayacak, kız arkadaşına O’nu ne çok sevdiğinden söz edemeyecekti.
BABIALİ’DE HALK DÜKKANLARA SIĞINDI
Korkunç patlamalar yalnız Haydarpaşa ve Kadıköy’de değil, şehrin hemen her kesiminde duyulmuş, halk arasında paniğe yol açmıştı. Olay sırasında Cağaloğlu yokuşundan aşağı inmekte olan Yedeksubay A. Baha Özler de bunlar arasındaydı. Olay anında orada yaşananları da o’nun kaleminden birlikte okuyalım:
“6 Eylül 1917’de dairedeki işimi bitirmiştim. Akşam saat 4.30 (16.30) sularında Cağaloğlu yokuşundan aşağı iniyordum. Yokuşun sonuna varmıştım, birden bir infilak sesi duydum. Kendi kendime ‘bir düşman uçağı yine bomba attı’ dedim. O zamanlar düşman uçakları tek tük İstanbul’a gelir, şuraya, buraya bomba atar, en çok Harbiye Nezareti yakınlarında, Beyazıt Meydanı’nda çukur açmaktan başka bir şey yapmazdı. Sonra bir ikinci infilak uğultusu duydum. ‘Eyvah‘ dedim. Zeytinburnu cephanesi havaya uçtu.’ Biraz sonra bir infilak daha oldu. Bu öbürlerinden daha korkunçtu. Korktum. Oracıktaki Acem Tahir’in İtimat Kitapevine sığındım.
Infilaklar kesilmeden sürüp gidiyor, ama bulunduğumuz yerden bir şey görünmüyordu. Dükkanın içi tıklım tıklım doluydu. Herkes korku ve dehşet içinde aptal aptal bakınıyordu. Ne olduğundan kimsenin haberi yoktu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ama infilakin Haydarpaşa’da olduğunu kimse aklına getirmiyordu. Hatta Yıldırım Orduları Grubu’nun haftalarca süren cephane sevkiyatını ve bunun Haydarpaşa Garı’nda istif edildiğini, görevim dolayısıyla yakından bilen ben bile…”
KİM YAPTI?
İttihat ve Terakki Hükümetinin koyduğu sansür ve bu konudaki suskunluğu facianın nedenleri hakkında halk arasında dedikoduların yayılmasına yol açtı. Gazeteler, Tanin ve Tasviri Efkar dışında ‘olayı‘ görmediler. Bu iki gazetede de olay sırasında ölen ve yaralananların sayısı hakkında bir rakam vermedi.
Kimileri garı İngiliz Savaş Uçaklarının bombaladığını öne sürüyordu. Ancak yapılan kısa bir soruşturma, o gün İngilizlerin bir hava akını yapmadığını ortaya çıkardı. Bu ihtimal saf dışı bırakıldı.
Muhayyilesi işlek olanlar da Marmara’da o sırada sıkça görülmekte olan düşman denizaltılarından birinin faciaya yol açtığını öne sürdüler. Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a gelmeyi başaran, ancak milliyeti belirlenemeyen bu denizaltı Haydarpaşa’yı top ateşine tutmuş, cephanelerin ateş almasıyla facianın boyutları büyümüştü.
Üst düzey bir subayın savaş yıllarında tuttuğu ve yazar Şevket Rado’nun sadeleştirerek dilimize kazandırdığı günlüğünde ise Haydarpaşa’daki patlamanın benzinden kaynaklandığı iddia edilerek şöyle denilmekteydi:
“Harp sırasında bir gün Haydarpaşa’da şiddetli bir iştial (parlama) oldu. Dehşetli gürültülerle birkaç saat devam etti. Gar dahi yandı. Haydarpaşa ve Kadıköy civarında bütün camlar kırıldı. Benzin tutuşmuş imiş.
Haydarpaşa Garı yakınında benzin, Hasköy mahallesinde hele külliyetli miktarda pamuk bulundurmak askeri usul ve kaidelere aykırı olduğu halde bu parlamalarla ve harp malzemesiyle insan kaybından dolayı hiçbir tahkikat açılmadı. Hasköy’de 600 kişinin öldüğü söyleniyordu. Haydarpaşa’da ölenlerin miktarı ise gizli kaldı.”
Bazı görgü tanıkları ise, olayın sabotaj olduğunu iddia ediyordu. Bu iddiaya göre limandaki vinçleri kullanmakta olan azınlığa mensup işçilerden bazıları mavnalardan aldıkları cephane sandıklarını kasti olarak yere atmış, burada patlayan cephane sandıkları diğerlerinin de tutuşmasına ve facianın büyümesine yol açmıştı. İlk patlamaların burada meydana gelmiş olması, yine bu kesimin büyük zarar görmesi de bu iddiaları güçlendirmekteydi. O zaman da akla başka soru geliyordu. Bunu yapan ya da yapanların arkasında hangi devletin gizli örgütü ya da ajanları vardı?
“KAZA SONUCU OLDU”
Olay sırasında Kadıköy’e gitmekte olan bir vapurda bulunan, anılarının bir bölümünü yukarda okuduğunuz Alman Dr. Wilhelm Fetman ise olayın ‘Kaza‘ sonucu meydana geldiğini, buna tanık olduğunu iddia ederek şöyle diyor:
“… Eğer binaya sabotaj yapan kişiler taltif edilmiş ise (ödüllendirilmiş ise) kendilerine verilen para geri alınsın. Çünkü infilakin bir kazadan ileri geldiğine ben bizzat şahidim. Vapurda, yanımdaki subay bana bir yerde ceryan eden bir ateş düellosuna ait uzunca bir hikayeyi anlatırken ben Haydarpaşa’ya bakıyordum. İstasyonun önünde birçok mavna tahliye ediliyordu. Birdenbire bir hamalın tam karaya çıkarken sırtındaki büyük bir sandığın yere düştüğünü gördüm. Akabinde bir şey parladı. Yanındaki subay ile bir kelime konuşmaya kalmadan müthiş bir infilak bizi sarstı…”
FRANSIZ AJANI YAPTI
Birinci Dünya Savaşı sırasında Harbiye Nezaretinde kurulan ‘İhracat, İthalat ve Sipariş-i Umumiye Dairesi’nde yedeksubay olarak görev yapan A. Baha Özler de Yıllarboyu Tarih Dergisi’nin Ekim 1980 tarihli sayısında yayınlanan iddialarında sabotajın Alman Ordusunda görevli Georges Mann adında bir Fransız ajanı ve yardımcıları tarafından gerçekleştirildiğini öne sürer. Baha Özler’in çalıştığı dairede tercümanlık yapan ve kısa sürede herkesin itimadını kazanan Georges Mann arada bir ortadan kaybolur, birkaç gün sonra hiçbir şey olmamış gibi geri döner.
Anıları ‘Haydarpaşa Garı’nı havaya uçuran adamı tanıdım‘ başlığı altında yayınlanan Baha Özler, patlamanın olduğu gün Georges Mann’ı telaşla Sirkeci’ye doğru koşarken gördüğünü, durumda bir fevkaladelik olduğunu anlayarak peşine takıldığını, daha sonra esrarengiz Alman’ın daveti üzerine bir motorbotla Haydarpaşa’ya gittiklerini kaydeder. Georges Mann, burada alevlerin arasına dalarak çok sayıda fotoğraf çekmiş, daha sonra bu fotoğraflardan, birkaç kopyayı hatıra olarak kendisine vermişti.
Savaşı bitiren Mondros geçici ateşkes antlaşmasının imzalanmasından sonra (30 Ekim 1918) terhis olan yazar, Georges Mann’la Beyoğlu’nda bir birahanede karşılaştığını, O’nun kendisine Fransız ajanı olduğunu itiraf ettiğini, hatta kimliğini gösterdiğini belirttikten sonra şöyle dediğini nakleder:
“Ben bu işi ta Bağdat Demiryolundaki Philips İnşaat Şirketi’nde çalıştığım günden beri yapmaktaydım. Bütün savaş sürecinde de yapmaya devam ettim. Çok da başarılı oldum. Beni hatırlıyor musun Haydarpaşa infilakinde bir motorbotla oraya gittiğimi, fotoğraf çektiğimi ve sonra sana da bir kopya verdiğimi? O infilaki ben ve arkadaşlarım gerçekleştirdik.”
Baha Özler’in anılarında bu itirafı, ya da iddiayı hemen yetkililere bildirip bildirmediği konusunda bir bilgi yeralmıyor.
YILLARCA HARAP HALDE BEKLEDİ
Bu iddiaların hangisinin doğru olduğu bilinmiyor, bilen varsa da konuşmuyor. Ama bilinen gerçek Haydarpaşa’nın büyük bir felaket geçirmiş olduğudur. Bu sabotajı yapanlar İngiliz, Fransız ya da azınlıklardan bir kişi, kim olursa olsun kirli emellerine ulaşmış, bini aşkın kişinin ölümünü, garın mahvolmasını, Suriye ve Filistin cephesinde çarpışan Türk ve Alman askerlerinin cephanesiz kalmasını, dolayısıyla bu cephenin çökmesine neden olmuşlardı.
“Yüzü yaralı“ Haydarpaşa, daha bu sabotajın yol açtığı yaralar sarılmadan bu kez İngiliz uçaklarının saldırısına uğradı. Bunların ilki Sultan VI. Mehmet Vahidettin’in tahta çıkış törenlerinin yapıldığı 4 Temmuz 1918 günü yaşandı. İngiliz uçakları Haydarpaşa’nın sabotaj sırasında zarar görmeyen kısımlarını hedef almışlardı. Bu saldırıda ölenlerin sayısı bilinmezken, bunu 18 Ekim 1918 günü yapılan büyük hava saldırısı izledi. Haydarpaşa bu saldırıdan da yıkılmadan çıktı.
Haydarpaşa yıllarca yüzü gözü yaralı, kolu, kanadı kırık, çatısı ve kuleleri yokolmuş bir halde onarılacağı günü bekledi. Ama Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlaması bu onarımı geciktirdi. Türk Ulusu, ölüm-kalım savaşı verirken kimsenin Haydarpaşa’nın onarımı ile uğraşacak zamanı ve parası yoktu. Üstelik Garın sigorta ettirildiği şirket, anlaşmaz ve uzlaşmaz bir tutum takınmaktaydı.
Cumhuriyetin ilanından sonra çözüm bekleyen birçok sorun gibi Haydarpaşa’nın onarımı da gündeme geldi ve bu amaçla tüm mimarların çağrılı olduğu bir proje yarışması açıldı. Sonuçları 1925 yılında açıklanan yarışmayı A. Nazmi Yaver adında genç bir mimar hazırladığı projeyle kazandı. Yaverin projesinde aslına uygun kalmakla birlikte, binada birkaç küçük değişiklik, örneğin sivri kubbelerin yerine yuvarlak tavanlar yapılması ve çatısının eğiminin azaltılması öngörülüyordu. Ancak bilinmeyen bir nedenle bu projenin uygulanmasından vazgeçildi ve yapı 1930’larda başlayan, birkaç yıl süren çalışmayla tamamen aslına uygun bir şekilde onarıldı.
Cumhuriyetin onuncu yılına Haydarpaşa eski güzelliğine kavuşmuş olarak girdi. Daha yapacak çok şey vardı. Onlar da zaman içinde bitirilecekti. Aradan 93 yıl geçmiş olmasına rağmen kamuoyu şu soruların cevabını bir türlü alamadı: Kaza mı? Sabotaj mı? Sabotajsa kimler yaptı? Projenin uygulanmasından neden vazgeçildi?
***