Ertan Ünal Tarih ve Araştırma Yazıları Uncategorized İstiklal Marşı’mızın Doğduğu Gün

İstiklal Marşı’mızın Doğduğu Gün

Büyük Millet Meclisi, 12 Mart 1921 günü yaptığı oturumda, Mehmet Akif’in yazdığı şiiri ‘İstiklal Marşı’nın güftesi olarak kabul eder. İşte o günün öyküsü…

Ertan Ünal Mart 2002

(Fotoğraf: Meclis’in 1. Açılış Yıldönümü törenlerinden bir fotoğraf, 23 Nisan 1921)


Meclis’te Tarihi Oturum

12 Mart 1921 günü öğleden sonra Meclis, tarihi toplantılarından birini yapar. O gün Meclis, açılan yarışma sonucu seçilen 7 şiir arasından ‘İstiklal Marşı’ olarak belirlenecek eserin seçimini yapmak üzere toplanır.

1 Mart günü gerçekleştirilen ilk toplantıda, Mehmet Akif’in (Ersoy) yazdığı şiir, Meclis üyelerinin beğenisini kazanmış, ayakta ve alkışlar arasında tam 4 kez dinlenmiş ancak kesin bir karar alınmadan toplantı sona ermiştir.

Oldukça heyecanlı bir ortamda yapılan bu ikinci toplantıda, Meclis üyeleri, bu seçimin kendi görevleri olup olmadığını tartışmaya başlarlar.

Ortaya üç farklı görüş çıkar. Milletvekillerinden bazıları şiirin ‘Maarif Vekaleti’ tarafından, bazıları ise kurulacak bir ‘Edebi komisyon’ tarafından seçilmesini isterler. Bir diğer kısım milletvekiliyse şiirin Meclis tarafından seçilmesi için önerge üzerine önerge verirler.

Bu toplantıya başkanlık yapan Meclis Başkan Vekili ve İstanbul Milletvekili Dr. Adnan (Adıvar) Bey, önce Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’i kürsüye davet eder.

Hamdullah Suphi Bey, ‘Milli Marş’ konusunda o güne kadar yapılan çalışmaları özetledikten sonra, “Yüce heyetinizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir heyete mi bir komisyona mı verirsiniz, umumi heyetçe bir karara mı bağlarsınız, ne arzu buyuruyorsanız yapınız” der.

Bu konuşmadan sonra Dr. Adnan Bey, konunun gündeme alınıp alınmamasını oylamaya sunar. Oylamanın olumlu sonuçlanmasından sonra ilk sözü alan Bursa Milletvekili Muhiddin Baha Bey, kendisinin de yarışmaya katıldığını, ancak gelişmeler üzerine çekildiğini belirterek konunun, oluşturulacak edebi bir komisyonda görüşülmesinin daha uygun olacağını belirtir.


“Ismarlama Şiirler Yaşamaz”

Daha sonra söz alan Kütahya Milletvekili Besim (Atalay) Bey şunları söyler:

“Şiirler iki türlüdür. Ya hislerin makesidir (yansıdığı yerdir) yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir galeyanın aksidir. Şiir, bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir. (…) Böyle olmayıp da ısmarlama yoluyla yazılırsa bu şiirler yaşamaz. (…) ‘Marseillaise’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. Büyük Fransız İhtilali sırasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire umumileşmiştir. (…) Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.”

PARA TARTIŞMASI

Besim Bey’in bu sözleri üzerine kürsüye gelen Hamdullah Suphi Bey, olayların gelişiminden ayrıntılar verir:

“Arkadaşlar, bize şiirlerini yollayan şairler, yıllar arasında bütün memleketin kaderlerini, ıstıraplarını, bütün övünülecek şeylerini söyleyen şiirler yazmışlardır. (…) Mehmet Akif Bey bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan biridir. Zaten yıllardan beri en yüksek ve en ilahi bir belagatle yazmıştır. (…) Besim Bey’in halk şiirlerinin -bilhassa büyük milli olaylarla ilgili şiirlerin- bir özel sipariş üzerine doğmadığı sözü, gayet variddir (gerçektir). Kendileri şu konuda haklıdırlar: Bütün gürler ve milli şiirler, cihanın en maruf olan şiirleri, halk hareketleri arasından doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda daha doğmamıştır. Şairlerimize müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında seçim hakkı yüce heyetinize aittir, şiirleri okuyunuz ve bütün milletin lisanına geçmesi için acele ediniz, bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına (şiirin bestelenmesi) geçeyim.”


MECLİS, BU İŞİN YERİ Mİ?

Daha sonra söz alan Kastamonu Milletvekili Doktor Suad Bey, Mehmet Akif’in şiir anlayışından, zaten o güne kadar yazdıklarıyla ‘genel hissiyatı’ en iyi biçimde ifade ettiğinden dem vurarak Akif’in eserinin seçilmesini önerir.

Ancak Meclis’te farklı görüşte olanlar da vardır. Nitekim Çankırı Milletvekili Hacı Tevfik Efendi, seçimin ‘Maarif Komisyonu’ tarafından yapılmasının daha doğru olacağını, Meclis’in, Meclis kürsüsünün bir şiir takdir mevkii olmadığını savunur.

Kimi milletvekilleri, Hacı Tevfik Efendi’nin sözlerinden etkilenirler; Meclis sıralarından “Doğrudur, doğrudur” sesleri yükselir.

Daha sonra kürsüye Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey’in çıktığı görülür: ‘Hamdullah Suphi Bey’in acelesine katiyen iştirak etmediğini’ belirten Tunalı Hilmi Bey, Mehmet Akif’in şiirinin milletin ruhundan doğma bir marş olmadığını, Besim Atalay Bey’in haklı olduğunu; milletin ruhuna tercüman bir marş seçilmesi gerektiğini söyler.

Bazı milletvekilleri bu sözlere itiraz ederler; tartışmalar uzayıp gider… Şiirin seçiminin ‘komisyona havale’ edilme ihtimalinin belirmesi üzerine yeniden söz alan Hamdullah Suphi Bey, üstün hitabet gücüyle şu gerçeği ortaya koyar: Bir ‘edebi komisyon’ kurulsa ve konuyu tartışsa da son kararı yine Meclis verecektir. Konuyu döndürüp dolaştırmaya gerek yoktur…


‘KOMİSYONA HAVALE’

Muş Milletvekili Abdülgani Bey’in şiir seçiminin ‘Maarif Vekaleti tarafından’, Saruhan Milletvekili Avni Bey ve Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey’in, ‘özel bir komisyonda’, Bilecik Milletvekili Ertuğrul Necip Bey’in ‘şair ve bestekarlardan oluşan özel bir komisyonca’ yapılması yolundaki önergeleri peş peşe oylamaya konulur ve hepsi de reddedilir.

Karesi (Balıkesir) Milletvekili Hasan Basri Bey, Ankara Milletvekili Şemsettin Bey, Bursa Milletvekili Operatör Emin Bey, Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya, Kırşehir Milletvekili Yahya Galip Bey ise Mehmet Akif’in yazdığı şiirin kabulü yönünde önerge verirler.

Daha sonraki konuşmalar Meclis tutanaklarına şöyle yansır:

Başkan: Bu takrirlerin (önergelerin) hepsi Mehmet Akif Bey’in şiirinin kabulünü istemektedir. (‘Reye başvurulması’ sesleri.) Müsaade buyurunuz, rica ederim.

Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey: Reis Bey, müsaade buyurursanız Mehmet Akif Bey’in marşının oya konulmasından evvel bendeniz ufacık bir rica edeceğim. Değiştirilmesi ihtimali vardır.

Başkan: Müzakere bitmiştir. Maarif Vekaleti’nin teklifi vardır. “Her marşı ayrı ayrı oya koyunuz” diye teklif etmişlerdir. Her marşın ayrı ayrı oya konulmasını kabul buyuranlar, lütfen el kaldırsın… Kabul edildi… O halde bu takrirleri oya koyuyorum.

(Hasan Basri Bey’in önergesi tekrar okunur.)

Başkan: Basri Bey’in takririni kabul edenler lütfen el kaldırsın. Kabul edildi efendim. (Gürültüler ve red sesleri.)

Saruhan Milletvekili Refik Şevket Bey: Reis Bey, Mehmet Akif Bey’in şiirinin aleyhinde bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre, muhaliflerin miktarı anlaşılsın.

(“Muvafıktır, anlaşıldı” sesleri.)

Başkan: Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından yazılan marşın ‘İstiklal Marşı’ olarak tanınmasını kabul edenler, lütfen el kaldırsın. (‘Büyük çoğunluk’ el kaldırır.)

Daha sonra Kırşehir Milletvekili Müfit Efendi’nin teklifi üzerine kürsüye çıkan Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif Bey’in şiirini bir kez daha okur. Milletvekilleri şiiri ayakta ve alkışlar arasında dinlerken, Hamdullah Suphi Bey’in gür sesi Meclis tavanında yankılanarak dışarıya yayılır.


Mehmet Akif nasıl yazdı?

O sıralarda Mehmet Akif, Ankara’da konut sıkıntısı çekildiğinden Tacettin Dergahı’nda, basit döşeli küçük bir odada kalmaktadır. Akif burada, bir gaz lambasının ışığı altında, sabahlara kadar uyumayarak şiirini iki günde kaleme alır. Kağıt bulamadığında, bazı mısraları odanın duvarına yazar.

Daha sonraları bu şiiri nasıl yazdığını soranlara, “İstiklal Marşı… Doğacaktır sana vaat ettiği günler hakkın. Bu, ümitle, imanla yazılır. İmanım olmasa yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır” diyecektir.

Akif, ödül olarak ortaya konulan 500 lirayı -ki o dönemde bu bir servetti- tüm ısrarlara rağmen almaz. Yarışma şartnamesine göre, almak zorunda olduğu hatırlatılınca, ‘Darül Mesai’ adlı hayır kurumuna bağışlar. Bu bağışı yaparken, Burdur Milletvekili Mehmet Akif’in cebinde, bir arkadaşından borç olarak aldığı 2 Lira, sırtında ise yine bir arkadaşının muşambası vardır.


Albay İsmet, ordu adına konuşuyor: ‘Bir İstiklal Marşı istiyoruz’

Kurtuluş Savaşı’nın bütün hızıyla sürdüğü günlerde, genç bir subay Ankara Maarif Vekaleti’ne gelir. Görüşmek istediği yetkiliye kendisini, “Garp Ordusu Erkanı Harbiyesi’nden Albay İsmet” diye tanıttıktan sonra ziyaret nedenini açıklar:

“Biz, ordu olarak, bir ‘İstiklal Marşı’ bestelenmesine karar verdik. Güftesi için 500, bestesi için de 1.000 Lira vereceğiz. Gerek güfte, gerek beste için bir yarışma açılmasını istiyoruz.”

Albay İsmet (İnönü) ayrıntılara da girer: Bu öyle bir marş olacaktı ki, Mehmetçik, onda tüm benliğini, istiklal aşkını bulacak, vatanın bağrına bir hançer gibi saplanmış düşmanla savaşırken bu marştan güç alacaktı. Bu marş Türk insanının özgürlük ve vatan tutkusunu dile getirecekti.

Maarif Vekaleti, ordunun isteğini göz önünde bulundurarak 500 Lira ödüllü ‘İstiklal Marşı’ şiir yarışması açarken bu yolda ilk adımı atmış oluyordu. Vekalet’in bir genelgeyle tüm ülkeye duyurmaya çalıştığı yarışmanın şartnamesinde, en önemli noktayı, şiirin “Türk Ulusu’nun Anadolu’da giriştiği kutsal mücadelenin özünü ve ruhunu ifade edebilecek nitelikte olması” oluşturmaktaydı.

Ancak böylesine önemli ve güç bir işin üstesinden kim gelebilecekti? O sıralarda, dönemin tüm ünlü şairleri, işgal altındaki İstanbul’daydı; birçoğu da yarışmadan habersizdi. Bu yüzden de ilk hareket, Meclis’teki milletvekillerinden geldi. Onu diğerleri izledi. Kısa sürede bakanlığa 724 şiir gönderildi. Bunlar arasında, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir, Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey, Kemanetlin Kamu, Dr. Hüseyin Suat Yalçın’ın şiirleri de bulunmaktaydı.

Bakanlıkta oluşturulan özel bir komisyon, bu şiirlerden 6 tanesini seçtiği, matbaada bastırdıktan sonra incelemesi için milletvekillerine dağıttı. Ancak dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) bu şiirleri yeterli bulmamıştı. O, İstiklal Marşı’nın sıradan bir şiir olmasını değil; Mehmet Akif gibi güçlü bir şairin yazabileceğine inanıyordu.


MARŞ NASIL BESTELENDİ?

Mehmet Akif Ersoy’un şiirinin ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilmesinden sonra Maarif Vekaleti şiirin bestelenmesi için bir yarışma açar. Ancak bu yarışmaya ilgi pek fazla olmaz. Ali Rifat Çağatay, Osman Zeki Üngör, Ahmet Yekta Madran, İsmail Zühtü, Zati Ah Arca, Rauf Yekta, Sadettin Kaynak, Mehmet Baha, Kazım Uz, Mustafa Sunar, Neyzen Asım Bey, Bedri Bey ve Hasan Basri Bey’in de katıldığı 24 müzisyen yarışmaya katılır.

Ancak tam o sırada Kurtuluş Savaşı’nın şiddetlenmesi, yarışmanın sonuçlanmasını geciktirir. Fakat bazı bestekarlar, bestelerini öğretmen olmalarından yararlanarak çeşitli yerlerde icra ederler. İzmir’de İsmail Zühtü, Edirne’de Ahmet Yekta Madran, Ankara’da Osman Zeki Üngör, İstanbul’un Avrupa yakasında Zati Arca, Anadolu yakasında ise Ali Rifat Çağatay’ın eserleri okullarca düzenlenen törenlerde çalınmaya başlanır.

Maarif Vekaleti, 1924 yılında oluşturulan özel bir komisyonun Ali Rifat Çağatay’ın bestesini ‘İstiklal Marşı’ bestesi olarak seçtiğini açıklar. İstiklal Marşı 1930 yılına kadar bu beste ile söylenir. Ancak 1930 yılında Çağatay’ın eserinin, aşırı derecede Türk müziğinin etkisi altında olması gerekçesiyle, yeni bir karar alınır ve Osman Zeki Üngör’ün bestesi çalınmaya başlanır.

Osman Zeki Üngör bu marşı, Türk süvarilerinin İzmir’e girdiği o günü (9 Eylül 1922) büyük bir coşkuyla, süslü ve besteleyerek yazmıştır; daha sonra Mehmet Akif’in şiirini bu beste üzerine giydirmiştir. Bestenin orkestraya uyarlanmasını ise kompozitör Edgard Manas yapar.

Mustafa Kemal Paşa, ilk Türk Senfoni Orkestrası’nın ve Musiki Muallim Mektebi’nin kurucusu Osman Zeki Üngör’ün bestesi olan marşı, ilk kez 11 Mart 1924 gecesi, Ankara’da görmekler yararına verilen bir konserde dinler.

Marş bittikten sonra Cumhurbaşkanı’nın yanına gelen Osman Zeki Üngör, “Marşımız budur paşam” der. “Allah razı olsun Zeki Bey…” Çok beğendim, aferin!”


İstiklal Marşı’nın ritmi neden ağır?

İstiklal Marşı’nın asıl ritminden ‘ağır’ çalınıp söylendiği şeklindeki eleştirileri Osman Zeki Üngör şöyle yanıtlamıştır:

“Sahibinin Sesi Stüdyosu’nda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler bunun çok süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat daha sonra böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması gerektiğini kim bilebilirdi?”


Ertan Ünal, Mart 2002

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post